HİLALİN DÜNYASI

Pazar, Eylül 21 - HAÇLI ZİHNİYETİ

Kategori: DIN
Çek cumhuriyetinin sedelik şehrinde çok enteresan bir kilise var
 
Kilise ne tahtadan ne betondan ne de demirden...
MÜSLÜMAN kemiklerinden...
 
1218'de dönemin papası haçlı savaşlarında öldürülen müslümanları gurur ve övünme aracı olarak getirtmiş ve bunların kemiklerinden kilise yaptırılmasını emretmiş.
 
40.000 müslümanın kemikleri toplanarak da emir yerine getirilmiş
 
Müslümanlara terörist diyen 'haçlı zihniyetinin' terörü.
  




 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Pazar, August 31 - Ramazan'da kimler oruç tutmayabilir?

Kategori: DIN


Herkesin oruçlu olduğu Ramazan'da kimler oruç tutmayabilir?

Hemen hepimiz biliyoruz ki, sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz, bütün sene boyunca serbest bıraktığı kullarını bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmış, hem sıhhatlerini kazanmaları, hem de sahip oldukları nimetlerin farkına varmaları için günahların affına sebep olacak bir irade imtihanına bizleri tabi tutmuştur.

Bu irade imtihanında oruçlarını tutanlar çok şey kazanırlar, hiçbir şey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir şey kazanmaz, ama ahiretleri adına çok şey kaybederler. Bunun için nefse ve şeytana uymayanlar, Ramazan-ı şerifin şanına ait hürmeti çiğnemeyerek herkesle birlikte oruç tutarlar, yine herkesle birlikte iftar eder, bayram yaparlar, bir aylık irade imtihanından yüz akıyla çıkarlar.

Bununla beraber Rabbimiz yine de kullarının oruç tutamayacak derecede olan özür sahiplerine oruçlarını ileride mazeretleri geçince tutma izni de verir. Böylece oruç tutamayacak durumda olan özürlüler de zorlanmazlar, oruç tutacak imkana kavuşuncaya kadar oruçlarını tehir edebilirler.

Kimlerdir Ramazan ayında herkes oruçlu iken oruçlarını tehir etme iznine sahip olan özürlüler? Bu mazeretlileri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

1- En başta oruç tutacak güce erişmemiş haldeki masum çocuklar: Bunlar ergenlik yaşına ulaşmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıştıranlara da şamil olur. Ergenlik yaşının son sınırı on beş yaş denmişse de, esas yükümlülük, kızlarda özel hal, erkek çocuklarda da ihtilam olmanın başlamasıyla kesinleşir.

2- Çocuklaşmış ihtiyarlar: Oruç tutacak kuvvete sahip olmayan bu yaşlıların halsizlikleri oruç tutmaları halinde daha da artacak, zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bunların maddi imkanı müsait olanları, tutmadıkları her oruç başına yoksula birer fitre verirler. Oruçlarını böyle tutmuş sayılırlar. Fitre miktarı bir sadaka veremeyecek durumda olanlardan ise Rabbimiz onu da istemez bağışlar, borçlu da kalmazlar...

3- Yaşlı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalaşıp, sıhhati daha da bozulacak olan hastalar, sıhhatine kavuşunca tutmaya niyet ederek bekleyebilirler...

4- Hamile hanımlar: Taşıdıkları bebeğine bir zarar geleceğini düşünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmayı niyet ederek oruçlarını tehir ederler.

5- Çocuk emdirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar göreceğini düşünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.

6- Her ay belli günlerdeki özürleri başlamış bulunan hanımlar: Bunlar da oruçlarını bu halleri başladığı anda bırakırlar; bittiği günden sonra başlarlar. Bu özürlerini başlatmamak için önceden ilaç almaya mecbur değiller. Çünkü oruç tutamadıkları günlerinde de Rabb'imizin tutmayın emrine itaat ettikleri için oruçlarını tehir etmekteler. Yani isyan yok yine emre itaat var.

7- Seferde olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmış bulunanlar. Bunlar yolda tutarlarsa sevaplısını tercih etmiş olurlar, tutmazlarsa verilen izni kullanmış olurlar, sefer dönüşünde tutacakları için bir vebal söz konusu olmaz.

Ramazan ayı boyunca nefis ve şeytan birlik olup Ramazan'ın başında, (zorluk verecek bir aya girildiği yolunda) vesveseler fısıldamaya başlarlar. Şeytanın bu vesvesesine cevabımızı kendi içimizde hemen vermeli, baştan ümidini kestirerek demeliyiz ki:

Ey nefis, ey şeytan! Rabbimiz, sene boyunca serbest bıraktığı bizleri bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmış, hem sıhhatimizi kazanmamız, hem de sahip olduğumuz nimetlerin farkına varmamız için günahlarımızın affına sebep olacak bir irade imtihanına bizleri tabi tutmuştur. Bu irade imtihanında oruçlarını tutanlar çok şey kazanırlar, hiçbir şey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir şey kazanmaz, ama (ahiretleri adına) çok şey kaybederler, ömür boyu bu ihmallerinin pişmanlık ve utancını yaşarlar. Mutlu Ramazanlar dileğimle.

(Zaman)AHMET ŞAHİN


Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Cumartesi, August 23 - İslam'da nazarın hükmü nedir?

Kategori: DIN

 Eğer varsa, bu durumdan mağdur olanların suçu nedir?”

İslam'a ait temel metinlerde “göz” manasına gelen “ayn” kelimesi kullanılarak “göz değmesi”nin gerçek olduğu ifade edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.) “Göz (nazar) değmesi bir gerçektir” buyurduğuna göre, bunu ister tecrübeye dayanarak, ister Allah'tan aldığı bilgiyi aktararak söylemiş olsun nazar değmesinin “bâtıl bir inanış” olmadığı anlaşılmaktadır.

Dinler, bazı felsefeler ve parapsikoloji gibi disiplinler insanda görünmeyen, insan öldükten sonra da yaşayan, insanı başka canlılardan ayıran bazı özelliklerin kaynağı olan bir unsurun bulunduğuna inanırlar ve buna da ruh veya nefs adını verirler.

Bazı insanların ruhları yaratılıştan veya belli ekzersizler sonucu, sıradan insanların ruhlarından daha farklı ve etkili olur. Herkesin nazarı değmez, ama nazarı değen insanlar vardır.

Nazar değmesine karşı en iyi çare sağlam bir imana, manevi güce ve ruh yapısına sahip olmaktır. “Fatiha, Felak ve Nâs” surelerini okumak, dua etmek, “mâşâallah” demek de faydalı olur.

Bir kimsenin haksız bir fiiline veya tesirine maruz kalan ve bundan zarar gören insanlarda suç aranmaz. “Kaza ve kader icabı başkasına değil de onlara isabet etmiş” denir. Mağdur ve mazlum olan insanlar, gerekli tedbirleri almakla beraber durumu kabullenir, isyan etmez, bundan da bir ecir beklerse sonunda kârlı çıkabilirler.


Hayrettin Karaman

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, Temmuz 16 - RECEP AYININ FAZİLETİ

Kategori: DIN

                           
                                                        RECEP AYININ FAZİLETİ

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin şöyle buyurduğunu söylemiştir:
     "Allah Teâlâ katında ayların sayısı on ikidir. Bu, Allah'ın kitabında gökleri ve yeri yarattığı günden beri böyledir. Bu aylardan dört tanesi haram (hürmetli) aylardır. Biri Allah'ın esam ayı denilen Receb'tir... Diğer üç tanesi peşpeşe olup, şunlardır: Zilkade, Zilhicce ve Muharrem... "
     "Recep Allah'ın ayıdır, Şaban benim ayımdır ve Ramazan da ümmetimin ayıdır. Kim Recep ayında inanarak ve sevabını Allâh'dan bekleyerek, bir gün oruç tutarsa, Allah'ın büyük rızâsına hak kazanır. Firdevs Cenneti'nin en üst katına yerleşir. İki gün oruç tutarsa, iki kat mükâfat verilir ve her katın ağırlığı dünya dağları gibidir. Üç gün oruç tutarsa, Allah Teâlâ onunla Cehennem arasına bir hendek açar ki, uzunluğu bir senelik yoldur. Dört gün oruç tutarsa, delirmek, cüzzam ve baras hastalıkları belâlarından ve Mesîhü'd-deccâl fitnesinden de kurtulur. Beş gün oruç tutan kimse, kabir azabından emîn olur, korunur. Altı gün oruç tutarsa, kıyamet günü kabrinden kalkarken yüzü, on-dördüncü gecedeki aydan daha parlak (nurlu) olarak kalkar. Yedi gün oruç tutarsa -Cehennemin yedi kapısı vardır- Allah Teâlâ, Recebin günlerinden her birinin orucu sebebiyle Cehennemin kapılarından birini kapar. Bütün kapılar kapanmış olur. Sekiz gün oruç tutarsa -Cennet'in sekiz kapısı vardır- her günü için Allâhü  Teâlâ, Cennet kapılarından birini açar. Dokuz gün oruç tutan kimse, kabrinden kalkarken "Eşhedü enlâ ilahe illallah!" diyerek kalkar ve yüzü Cennet'ten başka bir tarafa döndürülmez. On gün oruç tutarsa, Allah onun için Sırat köprüsünde her gece üzerinde istirahat edeceği bir yatak serer. Onbir gün oruç tutarsa, kıyamet günü ondan daha faziletli biri görülmez. Meğer ki, onun kadar veya daha fazla oruç tutmuş ola!.. Oniki gün oruç tutarsa, Allah Teâlâ ona kıyamet günü iki hülle giydirir. Bir hulle(nin kıymeti), dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Onüç gün oruç tutarsa, Kıyamet günü insanlar çok sıkıntıda iken Arşın gölgesinde ona bir sofra kurulur ve o, o sofradan yer. Ondört gün oruç tutarsa, Allah Teâlâ ona hiçbir gözün görmediği, kulağın duymadığı, bir beşerin kalbinden geçmeyen ihsanlarda bulunur. Bir kimse bu ayda, onbeş gün oruç tutarsa, Allah Teâlâ kıyamet gününde onu güvende olan kimselerin durduğu yerde bulundurur. Onun yanından geçen mukarreb melek veya Nebiyy-i mürsel ona şöyle der:
     «-Ne mutlu sana!.. Sen emîn kimselerdensin!..»
     (Bir başka rivayette, onbeş günden fazla tutan için denilmiştir ki:)
     "Bir kimse Receb'den onaltı gün oruç tutsa, Allah Teâlâ'yı ilk ziyaret edenlerden olur. O'na nazır ve O'nun kelâmını ilk işitenlerden olur. Onyedi gün oruç tutarsa, Allah Teâlâ, Sırat'ın her mil mesafesinde istirahat edeceği bir yeri o kimse için hazırlatır ve o kimse orada istirahat eder. Onsekiz gün oruç tutsa, İbrahim -aleyhisselâm-'ın köşküne yakın bir köşke alınır. Keza bu ayda ondokuz gün oruç tutan kimse için Hak Teâlâ Cennette İbrahim ve Âdem -aieyhimüsselâm-'ın sarayları karşısına bir saray bina eder. O, o iki zâta selâm verir, onlar da kendisine selam verir, alırlar. Receb ayından yirmi gün oruç tutan kimseye semâdan bir seslenici:
     «-Ey Allah'ın kulu, Allah Teâlâ senin geçmiş günahlarını bağışladı. Kalan ömrün için iyi ameller işlemeye bak.» diye seslenir." (Gunye 1/175-176)


Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Cuma, Temmuz 11 - EY NEFSİM

Kategori: DIN


Eyyy nefsim!

Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka, bıraka koca bir ömür heder oldu. Gecelerim; teheccüdsüz, heyecansız, gündüzlerim; semeresiz, başarısız geçti. Acaba yarın, yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir yarında nasıl doldurabileceksin?

Ne zaman beni çevreleyen basitliklere, bağımlılıklara civciv misal küçük bir darbe vurup, hür dünyaya açılmak istesem, granitten dağlar gibi karşıma dikildin.

Olmadık desiselerle beni kandırdın.

Tûl-i Emelle beni aldattın.

Yıllardır taam, kelam, menam hapishanelerinde inim, inim inlettin
Izdıraplarımı bana ney gibi dinlettin.
İrademi; rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı sardın.
Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin.
Kimbilir, içlerinde ne hediyeler saklayan günlerin, ayların ve yılların zarfını açmama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti, içlerinde neleeer sakladığını anlayamadan.

Söyler misin, Allah aşkına senin yaşayan bir cenazeden ne farkın var?

İnsan suresini, ağlaya ağlaya okudun. Amma, o muhteşem sarayın kapılarını bir türlü aralayamadın.Kendi çevreni tanıdığın kadar kendini tanıyamadın.Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendini kendine hapishane yaptın.

Fetih suresini okudun durdun. Bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile yapamadın.Kelam, taam, menam hapishanesinden kurtulamadın.İradeni fethedemedin.Namazla, cenneti takas etmeye çalıştın.Ayetleri birer birer bir teyip gibi ezberledin amma, uyguladıkların hep adetlerin oldu.

Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud Suresiyle karanlık gecelerini bir türlü aydınlatamadın.Gayreti hep birilerinden bekledin.Senin de birileri olduğunu hep unuttun.

Bir fikir uğruna hayatı hakir gören peygamberlerlerin, hayatını uzuuun kış gecelerinde, kıssa niyetiyle okudun. Ama hayatındaki kışları, bir türlü bahara çeviremedin.Çünkü, onları anlayamadın.

Yusuf’ u düşündün mü hiç? Kuyu diplerini sultanlığa sıçrama rampası yaptığını,hapishaneleri birer, birer nasıl medreseye çevirdiğini anlayabildin mi?
Dünya ve içindeki her şey ayaklarının ucundayken, hayatı istihkar edip ölümü özlemesini anlayabildin mi? Anlayamadın, evet anlayamadın. Onun içindir ki, Yusuf’ ta boğno argo! dünyada, boğulmak üzere, ölüm çığlıkları atıyorsun.

Ateşler içerisindeki ibrahim’in ateşleri bir baharistana çevirdiğini, bıçak altındaki ismail’in yeniden doğduğunu, Sefine-i Nuh’u batırmak isteyen tufanların ancak Sahil-i Selâmete çıkmasına hizmet ettiğini, Suikastlar içinde isa’nın denizler ortasında Musa’nın nasıl vuslata erdiğini anlayabildin mi? Anlayamadın.

Yaaa, çelikten duvarlara çarpmış gibi, bir örümcek ağı karşısında, beyinleri dumura uğrayan müşriklerin düştüğü perişan halde yatan gizli hikmeti çözebildin mi?

Bir gergef gibi ömrünün her anını çile yumağıyla dokuyan Hazreti Muhammed (SAV) ümmetim derken, sen nefsim dedin. O, davam derken, sen hevam dedin. O, davasını yüceltirken, sen hevanda cüceleştin. Onun çağları peşinden sürükleyen davasından, sadece sarığı, sakalı, tesbihi, umresi, namazı kaldı. Ne yazık ki, onları da bir türlü anlayamadın.

Kokularla süslediğin sakalın ruhunu, ruhunla mezcedemedin. Dolayısıyla sakallı çocuk olmaktan da bir türlü kurtulamadın.

Başındaki sarık beyaz kefenin iken, yastığının altında ki ölümü çoook uzaklarda zannettin.Dünyanın oyuncaklarıyla evcilik oynarken, dünyanın elinde, oyuncaklaştığının farkına bile varamadın.

Bir adet haline getirdiğin beş vakit namazın, aynı safta omuz omuza namaz kıldığın kardeşini gıybet etmekten seni kurtaramadı. Kalbine, gözüne, kulağına el ve ayaklarına tutturamadığın oruçların, sadece midene münhasır kaldı.Oruç tuttuğunu zannettin, ama aç kaldığını anlayamadın.

Başına tac ettiğin başörtüsü, sadece başını örtebildi. Başının altındakiler ne yazık ki,başörtüsünden nasibini alamadı.Çünkü başörtüsünü takva örtüsüyle birlikte örtmedin.Gözlerin, kalbin ve duyguların çıplak kaldı.Kendini farkettirebilmek için aynanın karşısında çeşit çeşit kılıklara girdin.Yapmacık gülüşlerle, hırsızlama bakışlarla, başkalarının duygularını çalmaktan utanmadın Ruhunun çığlıklarına bedel sen gülüyordun. Düştüğünü ve düşürdüklerini anlayamadın.Ah ki anlayamadınnn…

Burnunun dibindeki farzları görmezden gelip, sünnet diye defalarca umreye gittin.Kabeyi tavaf ettin.Yeryüzündeki iki milyar müslümanın sadece kemiyet olduğunu bir keyfiyet olamadığını hiç düşündün mü? Düşündün mü,binlerce birlerimiz varken, nasıl ayrı kaldığımızı, nasıl parçalandığımızı?

Aynı camide, birlikte namaz kıldığın kardeşinin fakru zaruretini, görmezden geldin.O, ihtiyaçların pençesinde kıvranırken, sen seyrettin.O, kışların dondurucu soğuklarını kemiklerinde ısıtırken, sen buğulu camların arkasında tesbih çekiyordun.Dünyada cennet kevserlerine denk bir lezzeti, kardeşinin acılarını dindirme lezzetini tadamadın.O lezzeti felan duayı şu kadar okuyarak, alacağını zannettin. Aldandın, aldandın… elindeki elmasları birkaç şekerlemeye değişen saf çocuklar gibi aldandın.

Hani hepimiz mümindik,
Hani birimizin ızdırabı hepimizin ızdırabıydı,
Hani şarkta bir müminin ayağına diken batsa, garptaki mümin rahatsız olacaktı hani,
Hani bir mümin öldüğü zaman sema ve arz onun ölümüne gözyaşı dökerdi hani,
Hani mümin yeryüzünün zinetiydi,
Hani müminler bir vücudun azaları gibiydi,
Hani göz ağrısa bütün vücud, o acıyı, içinde hissedecekti hani,

Hani Hz Ebu Bekirin teslimiyeti,
Hani Hz Ömerin destanlaşan adaleti,
Hani Hz Osmanın dillerden düşmeyen hayası,
Hani Hz Alinin Bahrı Umman gibi ilmi.
Hani Abdurrahman gibi zenginler.
Hani Ebu Zer gibi fakirler.
Hani Ensar-Muhacir gibi kardeşlikte yarışanlar nerede,nerede hani?
Anlayamadın, Ne yazık ki, bunları anlayamadın.

Artık anla...Ne Olur anla...
Anla ki Cennet ucuz değil. Cehennem luzumsuz değil.
Anla ki, Cennete giden yol asfaltla döşenmemiş.
Anla ki, bedelini ödemediğin hiç birşeye sahip olamazsın.
Anla ki, dünyayı bize bizler zindan ediyoruz.: ihmallerimiz, enaniyetimiz,samimiyetsizliğimiz…

Anla ki, Eyyup gibi Sabır Erbaini doldurmadan,
Yusuf gibi yıllarca kuyu diplerinde çile çekmeden.
Yakuplar gibi gözlerini hasrete kurban etmeden olmaz.

Anla ki, İsmailler gibi bıçak altına yatmadan,
İbrahimler gibi, ya Allah deyip kendini ateşlere atmadan ,
Sefine-i Nuh gibi, tufanları yara, yara hedeflere gitmeden olmaz.

Anla ki, bir ömür boyu gözyaşlarını Ceyhun edip ümmeti için an be an, dem be dem alın teri döken Hazreti Muhammed (SAV) gibi alınları terletmeden olmaz.

Ve şunu çok iyi anla ki, başkalarının hayata aşık olduğu kadar ölüme aşık olunmadan asla olmaz.

Nusret KARDELEN

HER ŞEY MAVİSİNİ YİTİRMİŞ BİR HAYATIN YENİDEN İNŞAASI İÇİN .

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Perşembe, Temmuz 10 - DİRİLT BİZİ EY KUR'AN

Kategori: DIN


DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Kavram kargaşasının ortasında debelendiğimiz günümüzde, müminler yaşantı ve eylemleri ile Rabbimizin koyacağı isme ve o ismin gerekliliğin yapmaya talib olmalıdır.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Müminler, susuz kalmış, suya hasret kurak toprak gibi Kur'an'a kana kana muhtaç olduğunu hissetmeli. Kur'an–ı anlamaya, onunla konuşmaya, onunla yürümeye, onunla yol almaya ve onunla dirilmeye muhtaçtır.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Mümin, fırtınalarla boğuşuyorken Kur'an'ın sakin limanına yaklaşıp, nerede durması gerektiğini, nerede fırtınaya karşı durması gerektiğini O'ndan öğrenecek. Öyle öğreneceğiz ki, ne Kur'an'ın gölgesindeyiz diye rehavete kapılacağız, ne de Kur'an'a sığındık diye dünyayı yok sayacağız.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Birliğimiz, birlikteliğimiz dağıldı. Her birimiz parçalanmış tesbih taneleri gibi her bir yöne dağıldık. Toparlanmaya, tekrar kardeş olmaya, yar ve yaran olmaya ihtiyacımız var. Kur'an'ın "mü'minler ancak kardeştir" ayetini yaşamaya ve yaşatmaya her zamankinden çok daha fazla muhtac olduğumuz bir zamandayız. Biz, bir binanın tuğlaları gibi olmalıydık.

Ne yazık ki kalplerimizi cemaatlerle, camialarla, mezheplerle, gurup ve gurupçulukla böldüler.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Peygamberimizin bize emanet bıraktığı "Ümmeti olma şerefini" muhafaza edemedik. Bu şerefi hovarda mirasyediler gibi paramparça eyledik.

Bazıları Kur'an–ı anlaşılmaz bir kitap olarak bize tanıttı. Açıp anlamaya bile çalışmadılar. Bazıları Kur'an–ı yüksek raflardan, hayata indiremedi. Yine bazıları Kur'an–ı hayatlarından çıkarıp sadece merasim kitabı gibi olarak kabul ederken, kimileri de bir kısmını okuyup, bir kısmını inkâr etti.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Kur'an müminlerin kalbine tıpkı Mekke'de nazil oluyormuşçasına tekrar nazil olmalı. Ayet eyet, sure sure...

Tıpkı sahabelerde olduğu gibi, biz de beşer beşer, onar onar hayatımıza aktaralım Kur'an–ı…

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Kur'an bize kalmamız gereken yeri, nerde durup nerede harekete geçmemiz gerektiğini ve ne zaman yürümemiz ve ne zaman koşmamız gerektiğini hatırlatmalı. Hatırlatmalı ki her şey çok geç olup ölüm kapımızı çalmadan Rabbimizin ayetleri bizde tezahür etsin.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Kur'an üzerimize serpilen ölü toprağının kalkmasını sağlayacak. Her bir ayet bizi şaha kaldıracak. Bizi harekete geçirecek tıpkı kızgın çölde Ömer'i, Hamza'yı, Ali'yi, Osman'ı, Aişe'yi, Hatice'yi, Sevde'yi, Zeyneb'i, Fatıma ve diğerlerini harekete geçirip örnek insan olarak diriltip, harekete geçirdiğin gibi…

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Hayatımıza yön veren Kur'an ahkâmı olmalı. Kur'an–ı bize gönderen yüce Yaratıcımızın emri yeryüzünde hâkim olunca, beşeriyet Kur'an ile mutmain olacak.

Çok yazık! Ümmete yazık! Çünkü kalbimizi yitirdik. Peygamberimizin "onlar senin yüce kitabını terk ettiler, terkedilmiş olarak bıraktılar" şikâyetine muhatap olmamak için Kur'an–ı terk etmek etmeyeceğiz. Kur'an–ı yok saymak, Kur'an'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek durumunda olmayacağız, baştan sonra, noktasından virgülüne iman edeceğiz.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Biz müminler olarak Kur'an'ın kulbuna tutunacağız. Rabbimizin sağlam kulp diye haber verdiği kulpa tutunmamız gerektiğini Kur'an'dan öğrendik ve sağlam kulpun ne olduğunu da yine Kur'an'dan öğrendik.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Cihanşümul mesajla, âlemlere rahmet olarak gönderilen elçiyle, tüm insanlığı kucaklayan ayet–i kerimelerle, "Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz, bizi doğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazab ettiklerinin ve sapmışların yoluna değil" duası ile yoktan var edene yaklaştık, daha da yakınlaşacağız.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Yoktan var edeni Kur'an'dan öğrendik, ibadeti, yaradana yaklaşmamızı, onun Resulünü, ona nasıl iman etmemiz gerektiğini, duayı, sevmeyi, salatı, yaşamaya dair ne varsa hepsini Kur'an'dan öğrendik.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Âdem Aleyhisselam'ı Kur'an'dan öğrendik. İbrahim Aleyhisselam Rabbini ararken, Nuh Aleyhisselam gemisini yaparken, İsmail Aleyhisselam boğazlanmak üzereyken, Yusuf Aleyhisselam kuyudan köleliğe, kölelikten hükümdarlığa çıkarken, Eyüp Aleyhisselam 'ın sabrını, Ashab–ı Kehf'in kıssasını, Ad, Semud ve Medyen kavimlerinin yaşadıklarını, Firavun ve diğer zalimlerin işlediği zulümleri bize Kur'an haber verip, aynamız oldu. Kur'an bize ayna olmaya devam ediyor, bizden sonra geleceklere de.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Af dilemeyi Kur'an'dan öğrendik. Dua etmemiz gerektiğini ve dua etmeyi, istemeyi, dilemeyi hep Kur'an'dan öğrendik. Allah'a sığınmayı, tefekkürü, tezekkürü, akletmeyi, düşünmeyi, mukayese edip doğru yolda yürümeyi hep O'ndan öğrendik.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN!

Her surede cenneti, cehennemi, hesap gününü okuduk. Cennet ayetleriyle kalbimizde mutluluk heyecanı, yüzümüzde tebessüm belirdi. Cehennem ayetleriyle haramları, yasakları ürpererek hatırladık.

Kıssaların bize yol gösterdi.

Duamız Fatiha…

Önderimizin kim olduğunu Ahzab…

Davamızın temellerini, tüm peygamberlerin hayatlarının anlatıldığı Enbiya ile atıyoruz.

Tevbe diliyoruz yılmadan, usanmadan.

Fetih isteğimiz bizi şahlandırıyor.

İnşirah dileniyoruz bazen kalbimize.

Kıyameti yaşıyoruz kimi zaman.

Adiyatla tozu dumana katarak koşturmamız gerektiğini nefsimize hatırlatıyoruz.

Kur'an'la istiyoruz.

Kur'an'la diliyoruz.

Kur'an'la şekillendirmek istiyoruz hayatımızı.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN! bizi ve kalbimizi.

DİRİLT BİZİ EY KUR'AN! ölmemek üzere…


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, Temmuz 9 - YAZ TATİLİ VE YAVRULARIMIZIN KURAN EĞİTİMİ

Kategori: DIN
YAZ TATİLİ VE YAVRULARIMIZIN KUR''AN EĞİTİMİ


"Kur'an okuyan mü'min narenciye gibidir. Kokusu da tadı da hoştur. Kur'an okumayan mü'min ise hurma gibidir. Tadı hoştur ama kokusu yoktur..."

Yazın, tatil mevsiminin başlaması, çocuklarımız için eğitimin sona erdiği anlamına gelmez. Eğitim sadece örgün eğitimle sınırlı değildir. Bu eğitimin sadece bir kısmıdır. Hayat boyu sürekli bir öğrenme ile karşı karşıyayız. Asıl eğitim tüm ömrümüzü kaplamalıdır. Kendimizi hem dünyevi hem de uhrevi dinamiklerle sürekli yenilemeliyiz. Bu anlamda 'öğrenme beşikten mezara kadardır' diye tabir edilmiştir.

Eğitim, eğitmek ve yetiştirmek anlamına gelir. İbn-i Sina, eğitimi, taş üzerine nakışlar yapmaya, Gazali ise, yabani ısırgan otlarını ayıklayan bir bahçıvanın faaliyetine benzetmektedir.

Çocuklarımızın eğitilmesi çok özel bir ilgi ve gayret ister. Argo tabirle 'saldım çayıra Mevlâm kayıra' anlayışının hâkim olduğu bir aile ortamında çocukların yeterli seviyede yetişmesi elbette mümkün değildir. Özellikle din ev ahlâk eğitiminde ebeveynin yaşam bilgisi, tarzı, yönlendirmesi, dini eğitim imkânlarını çocuklarına güzel bir üslup ve ortam içerisinde sunmaları çok büyük önem arz eder. Bu bakımdan anne ve babalar, okul eğitiminin yanında yavrularımıza asıl ihtiyaçları olan manevî eğitim hususunda da en az okuldaki öğretmenleri kadar vazifelerini bilmeleri ve içten gelen bir istekle çocuklarının yetişmelerine katkıda bulunmalıdırlar. Şayet ebeveyn kendilerini yavrularına bu denli faydalı olabilme noktasında yeterli göremiyorsa, bu hayati ihtiyacın temini için çocuklarını yaz kurslarına yollamalı ve devam ettikleri kurs programlarından döndüklerinde, ödevlerini yapmaları hususunda onlara yardımcı olmalı ve ortamlarını hazırlamalıyız.

Çocukların eğitim ve istikballerinden birinci derecede aile sorumlu tutulmuştur. Allah Teâlâ'nın, "Ey îman edenler, kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun..."buyruğunun nasıl yerine getirileceğini ümmetine öğretmek üzere Sevgili Peygamberimiz (a.s.), hem kendi ailesinde uygulama örnekleri vermiş, hem de değeri zamanları aşan sözler söylemiştir: "Hepiniz çobansınız (mesuliyet sahibisiniz) ve her biriniz, sürüsünden mesuldür. Yönetici çobandır. Aile reisi erkek, ailesinin çobanıdır. Kadın, evin ve çocuğun çobanıdır... Hâsılı hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz."

Çocuk, görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası'na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4'üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir. Çocukların öğütten çok, örneğe ihtiyacı vardır. Bunu asla unutmayalım...

Günümüzde kendisi dindar olduğu halde çocuğu dinle-diyanetle hiç ilgili olmayan anne-baba gerçekten çok fazla. Bunun bir tek sebebi yok elbette; ama sebeplerden biri de, hiç şüphesiz, çocuğun dini öğrenme sürecinde ebeveynlerin yaptığı hatalardır denebilir.

Her çocuk, 6 yaşına geldiğinde normal bir zekâya sahipse okuma-yazmayı öğrenebilir. Kur'an öğretimi de okuma-yazmadan çok farklı değildir. Onu zor kılan elifba'lar değil, teşvik yetersizliği, zaman azlığı ve uygulanan öğretim metotlarıdır. Çocuklarımız her yaz tatilinde, sıcakta, sadece sabahtan öğleye kadar sokaklarda oyun oynamasın, televizyon başında gereksiz yere hapis olmasın, zamanlarını internet cafelerde heder etmesinler. Oyun elbette çocuğun hakkıdır, hatta eğitimin bir parçasıdır; ama her şeyden yerli yerince istifade etmek en doğru olanıdır.

Unutmayın ki eğitimin temel prensibi doğruları yapmaktır. Birçok aileden, TV ortamında, ahlâkı bozucu yayın yapan programları kendileri seyretmemekle beraber çocuklarına yasaklayamadıkları şikâyetlerini duyarız. Sebep çocuğun sevdiği dizi için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. "Ben sihirli annem'i çok seviyorum." Bakın; çocuk ağlar, sızlar her zaman. Sizi test eder hep. Geri adım attınız mı da, o konu "kazanılmış hak" olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle "plastiktir." Siz sağlam durursanız çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun hem kendinizin pişmanlıkla yıllarca ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.

Bu eğitimce çocuğunuza yardım olabilmeniz için mükemmel olmanız gerekmez, ama samimi olmanız şarttır. Onlara bir saat ayırmak yeter de artar bile. Ayrıca, uzun bir kış döneminin ardından, yazın öğrenilenler unutuluyor. Sonra yaz geldiğinde sil baştan yapılıyor. Böylece 4-5 yaz süren çaba çoğunlukla amacına ulaşamıyor. Öğrenmenin yazı-kışı da olmaz aslında. Haftada 1 saat bile çocuklara yeterli olabilir. Yeter ki sık sık tekrar yapmak ihmal edilmesin. Ve en iyi öğretim metodunun şefkat ve sabır olduğu unutulmasın. Siz de anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Allah'ı, Kur'an'ı, ahireti. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan görünmez varlıklara inanmak, "öcülerden", çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.

Peygamberimizin ve İslâm büyüklerinin hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz o zatları çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz "Pokemon eğiticisi" veya "Zeyna" gibi olmayı kendine ideal seçebilir. Çocuğun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı; ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi "anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber" gibi görebilir.

Hadi imkân varken yollayalım çocuklarımızı ahiret azığını hazırlamaya, unutmayın ki ne ekerseniz onu biçersiniz.

Rehberdergisi.com

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Pazar, Hazirane 15 - ÖLÜMDEN SONRA AKIL VE ŞUUR KAYBOLUR MU?

Kategori: DIN

Hz. Ömer (r.a);

“Ey Allah‘ın Resulü! Şimdiki aklım ve şuurum o zaman da olacak mı?“ diye sordu.

Resûlullah (s.a.v);

“Evet, olacak“ buyurdu. Hz. Ömer (r.a),

“O zaman onların hakkından gelir ve sorularına bir bir cevap veririm“ dedi. (Beyhakî, itikâd, s. 180; Süyûtî, Şerhu‘s-Sudûr, s. 182; ibn Hacer, el-Metâlibü‘l-Âliye, nr. 4603; Zebîdî, İthaf, 14/363.)

İşte bu rivayetler, ölümle beraber aklın gitmeyip varlığını devam ettireceğine; değişen ve bozulanın ise beden ve azaların olduğuna bir delildir.

Ölen kişi, bu âlemde de aklı başındadır. Nasıl hayatta iken aklı başında olarak elem ve lezzetleri hissediyorsa berzah âleminde de durum aynıdır. Kabirdeki elem ya da lezzet türünden hazları hisseden akıl, şu bedenin azaları değildir. Akıl eni boyu genişliği olmayan bâtınî (gözle görülmeyen sırlı) bir şeydir. Cüzlere ve parçalara ayrılması mümkün değildir. Eşyanın hakikatini idrak eden varlık da akıldır.

Öyle ki, insanın bütün vücudu ve azaları parça parça edilse, o yine de kendinde mevcut olan aklı vasıtasıyla kâmil bir insandır. Ölümden sonra da durum aynıdır, yani akıl (ve ruh) için ölüm ve yokluk söz konusu değildir.

Muhammed b. Münkedir-i Teymî (rah) der ki:

“Bana ulaşan haberlere göre; kâfire kabrinde, elinde deve hörgücü büyüklüğünde demirden bir topuz bulunan, hayvan cinsinden sağır ve kör bir mahlûk musallat edilir ve kıyamete kadar onu döver. Bu görevli onu göremez ki insafından ötürü topuzunu başka taraflara vursun.“

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle demiştir:

“Mümin kabre konulduğu zaman sâlih amelleri gelir, onu çepeçevre kuşatır. Azap meleği başucundan geldiği zaman okumuş olduğu Kur‘an buna mani olur. Ayakuçlarından yaklaşmak istediğinde kıldığı namazlar bunu engeller. Ellerinin tarafından yaklaştığında elleri dile gelerek, ‘Vallahi bu adam benimle sadaka verdi ve benimle dua etti; bu taraftan azap edemezsin‘ diyerek onu geri çevirir. Ağzının tarafından yanaşmak istediğinde de tuttuğu oruç ve çektiği zikirler buna engel olur. Böylece kılmış olduğu namazları ve Allah için çektiği sabırlar azap meleğine karşı direnişte bulunur. Bunun üzerine azap meleği şöyle der:

Allah‘a yemin olsun ki, eğer bir boşluk görürsem orayı hemen dolduracağım.“

Süfyân-ı Sevrî (rah) derki: “Nasıl ki kişi hayatta iken ailesini, çoluk çocuğunu korur ve muhafaza ederse, ölümünden sonra sâlih amelleri de onu muhafaza eder. Bu esnada ona, ‘Allah yatağını mübarek kılsın. Dostların ne iyi dost, arkadaşların ne iyi arkadaştır‘ derler.“

Huzeyfe-i Yemânî (r.a) anlatıyor:

Resûlullah (s.a.v) ile birlikte bir cenazede idik. Kabrin başına oturdu, ona doğru uzun uzun bakmaya başladı ve,

“Mümin (insan) kabrinde öyle sıkıştırılır ki, âdeta boynu, göğsü ve kaburga kemikleri birbirine geçer“ (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/407; Hakîm-i Tirmizî, Nevâdirü‘l-Usûl, nr. 124; ibn Receb, Ehvâlü‘l-Kubûr, s. 101; Heysemî, Mecmau‘z-Zevâid, 3/46; Süyûtî, Şerhu‘s-Sudûr, s. 156.) buyurdu.

Hz. Âişe (r.anh) Resûlullah‘ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Muhakkak kabrin bir sıkıştırması vardır. Eğer bundan biri kurtulacak olsaydı, o Sa ‘d b. Muâz olurdu.“ (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/55; Tahâvî, Müşkilü‘l-Âsâr, 1/248; ibn Receb, Ehvâlü‘l-Kubûr, s. 99-100; Heysemî, Mecmau‘z-Zevâid, 3/46; Süyûtî, Şerhu‘s-Sudûr, s. 156.)

Enes (r.a) anlatıyor:

“Resûlullah‘ın kızı Zeyneb (r.anh) vefat etmişti. (Hz. Zeyneb (r.anh) hicretin 8. yılının başlarında vefat etmiştir.) Hep beraber cenazeye katıldık. Resûl-i Ekrem (s.a.v) çok üzgündü. Hz. Peygamber (s.a.v) sonra sekînet ve vakar içinde kabrin başına oturdu ve ellerini semaya doğru kaldırıp dua etmeye başladı. Ardından kabre inip kızını yerleştirdi, onu çok üzgün görüyordum. Kabirden çıkarken gördüğümde ise sevinçli idi, tebessüm ediyordu. Biz Resûlullah‘a bu değişikliğin nedenini sorduk, şöyle cevap verdi:

“Kabrin darlığı, onun insanı nasıl sıkıştırdığı ve buna karşın kızım Zeyneb‘in zayıf ve güçsüz biri olduğu hatırıma geldi. Bu bana çok sıkıntı verdi. Ben de Allah‘a dua edip kızımdan kabir azabını hafifletmesini istedim, duamı kabul etti. Fakat kabir onu öyle bir sıktı ve üzerine daraldı ki, doğu ile batı arsında, insanların ve cinlerin haricindeki bütün mahlûkat onun sesini işitti.“ (Taberânî, el-Mu‘cemü‘l-Kebîr, 1/745; 22/1054; İbnü‘l-Cevzî, el-ilelü‘l-Mütenâhiye, 2/908-909; Süyûtî, Şerhu‘s-Sudûr, s. 108-109; ibn Receb, Ehvâlü‘l-Kubûr, s. 102.)

ÖLÜM VE SONRASI

KABİR KIYAMET AHİRET

İMAM GAZALİ


Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Pazar, Hazirane 15 - HESAP GÜNÜ ALLAH (C.C.)GÖRMEK

Kategori: DIN

 Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor: Sahabeler Hz. Peygamber‘e, “Yâ Resûlallah! Acaba kıyamet günü Allah‘ı (c.c) görebilecek miyiz?“ diye sordular. Resûlullah (s.a.v),

“Bulutsuz bir günde, öğlen ortası güneşi görmenize bir engel var mı?“ diye sordu. Sahabeler, “Hayır“ dediler. Resûlullah (s.a.v) yine, “Bulutsuz bir gece, dolunay çıktığında ayı görmenize bir engel var mı?“ Sahabeler yine hayır cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah‘a yemin olsun ki, o gün rabbinizi görmenize bir engel olmayacaktır. Allah Teâlâ kulunu karşısına alacak ve, ‘Sana ikramda bulunmadım mı? Seni ait olduğun topluluğun efendisi yapmadım mı? Evlendirmedim mi? Atları, develeri hizmetine vermedim mi? İnsanlara başkan yapmadım mı? Ganimet mallarının dörtte birini sana helâl etmedim mi?‘ diye soracaktır. Kul, ‘Evet‘ diyecektir. Allah Teâlâ, ‘Bana kavuşacağını hiç düşünmedin mi?‘ buyuracak; kul da, ‘Hayır‘ cevabını verince Allah (c.c), ‘Öyleyse, beni unuttuğun gibi ben de seni unutuyorum‘ diyecektir.“ (Müslim, Zühd, 16; Ebû Davud, Sünnet, 20; Tirmizî, Sıfatü‘l-Cenne, 17; ibn Mâce, Mukaddime, 13; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/389.)

Ey miskin! Şimdi meleklerin kollarından tutup seni Allah‘ın huzuruna çıkardıklarını ve Allah‘ın sana şu soruları sorduğunu düşün: Sana gençlik nimetini bahşetmedim mi?

Peki onu nerede çürüttün? Sana uzun bir hayat vermedim mi? O halde onu nerede tükettin? Sana mal mülk vermedim mi? Onu nereden kazandın ve nerelere sarfettin? Sana ilim vermedim mi? Peki onunla amel ettin mi?

Allah‘ın (c.c) o anda sana verdiği nimetleri, O‘na karşı yapmış olduğun isyan ve günahlarını sayarken nasıl bir haya ve utanç içinde olacağını gözünde canlandırabiliyor musun? Eğer sen bu sayılanları kabul etmek istemez ve şahit istersen, bütün organların ve azaların yapmış olduklarına (lehinde ya da aleyhinde) şahitlik edecektir.

Enes (r.a) anlatıyor:

Resûlullah (s.a.v) ile birlikte oturuyorduk. Bir ara Resûlullah (s.a.v) gülümsedi ve, “Neden güldüğümü biliyor musunuz?“ diye sordu. Bizler,

“Allah ve Resulü daha iyi bilir“ dedik. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“(Hesap günü) Kulun rabbiyle arasında geçecek olan konuşmasına (yani kulun, rabbinin suallerine karşı kendini savunurken söylemiş olduklarına) gülüyorum; zira o gün kul rabbine,

‘Ey rabbiml Beni zulme ve haksızlığa karşı koruyan sen değil miydin?‘Allah (c.c), ‘Evet‘buyurur. Kul, ‘O halde bana benden olan bir şahit istiyorum (başkasını kabul etmem)“ der. Bunun üzerine Allah (c.c),

‘O halde bugün hesap sorucu olarak nefsin (azaların ve organların) yeter. Kirâmen Kâtibin de şahitlerin olsun‘ buyurur. Sonra o kulun ağzına mühür vurulur, organlarına ve azalarına, konuşun denilir. Onlar da o kimsenin yapmış olduğu her fiili teker teker anlatırlar. Sonra kulun ağzı açılarak konuşmasına izin verilir. Kul, azalarına, ‘Defolun!

Uzaklasın yanımdan ! Ben dünyada sizi korurken sizin yaptığınıza bir bakın!‘ der.‘
(Müslim, Zühd, 17; Nesâî, es-Sünenü‘l-Kübrâ, nr. 938; Kurtubî, el-Câmi, 15/45; Ha-tîb-i Tebrizî, Mişkât, nr. 2554.)

Bütün mahlûkatın önünde azalarımızın şehadetiyle rezil rüsva olmaktan Allah‘a sığınırız. Ancak şunu da hatırlatalım ki, Allah (c.c) sorgu sual esnasında müminlerin kusurlarını örteceğini ve onları Allah‘tan (c.c) başka kimsenin bilmeyeceğini müjde etmiştir.


ÖLÜM VE SONRASI
KABİR KIYAMET AHİRET

İMAM GAZALİ


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Cuma, Mayıs 30 - İNSAN,KADERİNE YÖN VEREBİLİR Mİ?

Kategori: DIN

Kâinatta ne varsa bütününü yaratan Allah'tır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde her şeyin yaratıcısının Allah olduğu vurgulanmaktadır. Kâinatta her an meydana gelen her şeyi yapan, yaratan Allah'tır.

Vücudumuzdaki hücreler altı ayda bir yenilenir. Bahar mevsiminde ağaçlar çiçeklenir, yeryüzü rengârenk olur. Gezegenlerin hareketinden sineğin kanat çırpmasına kadar her şeyi yaratan Allah'tır. Eğer Allah, bunların olmamasını isterse hiçbir şey olmaz! Kâinat var olmaz; bizler serçe parmağımızı kımıldatamayız. Benim şimdi sol kolum ve sol ayağım felç, sağ elimi hareket ettirebiliyorum, sol elim hareketsiz. Sağ elim diyor ki; "Bana Allah'tan başkası hareket veremez". Sağ elim de sol elim de Mektûbât-ı Rabbanî oluyor, benimle konuşuyor.

Kadir-i Mutlak olan Allah'ın kudretinin yanında bizim irademiz çok küçüktür.

Bir sanatla uğraştığınızı, resim yaptığımızı düşünelim. "Bu tabloyu ben çizdim" diyoruz. Düşünelim...

Gerçekten o tabloyu yapan siz misiniz?

Bize düşünme kabiliyetini veren, düşündüklerimizi ifade etmemizi sağlayan, resmin ne resmi olacağından nasıl bir resim olacağına varana kadar her teferruatına karar verme kabiliyetini bize veren kimdir? Tabii ki Allah'tır.

İnsanlar "ben yaptım, ben ettim" derler. Kendilerine hiçbir noksanlık vermek istemezler, kendilerini mükemmel görürler, "ben başardım" derler. Hâlbuki insanın kudreti küçücük bir virüse dahi karşı koyamaz. O halde, yapılan işlerde insanın fonksiyonu yalnızca "İSTEMEK"tir. Yaratan Allah'tır; insan sadece iradesiyle meyleder ve ister.

Sizce sadece bu kadarcık bir meyille insan, Allah'ın yarattığı işlere "ben yaptım" diyebilir mi?

"Çok şey yaparız" dediler. Hatta sınırı aşıp "yaratırız" dediler. Kocaman hastaneler, laboratuvarlar, insan kanına eş kan yapamadı. Çocuklar için anne sütünden iyi gıda bulunamadı.

İlim, ne kadar ilerlerse ilerlesin, Allah'ın ilim sıfatı yanında zerre kadardır. Bulutlardan, şimşek ve yıldırımı yani sudan elektriği, ateşi yaratan, Allah'tır. Hastane, ilaç, tıp her şey demek değildir. Eğer servet ve ilim her derde deva olsaydı, zenginler, alimler dertsiz olurdu...

Tesadüf denilen şeyler İlahi planın tecellileridir. Kader hükmünü verince her şey ona razı olur. İnsan karşı koysa da koymasa da kader hükmünü icra eder.

Kadere yön veren, insanların istekleri, arzuları, dualarıdır. Kadere inanmayan da kaderini yaşar!..

 

Hekimoğlu İsmail

www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=681547


Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

İÇİMDE Kİ UKDELERİN TEZAHÜRÜ...

Kategoriler


Arkadaşlarım

Özkan Özdemir
bahargunesi
sihirlimutfak
ihya
haspinar
ademyakub
sitir
hadimulabi
tillsim
agustosyagmuru50
gecelerinsultani
dolunayayazi
nasibim
sevgipinari01
birzerre
havvaca
porselendemlik
nuruhilal
agyar
ikicihansaadeti00
hilalhatipoglu
handanistan
buket2
dualarile
bilalgonulalcak
bbadisabahh
imamhatib
burclarayolculuk
nuruhilalramazan
hasretgazeli
sehadetyildizi
badisabaa
hazanvehuzun
neyyire
1ogreten
sihirliyazilar
ahsenitakvim11
renksizlik
nurlamutfagadair
eminegolylmz
gercekyolislam
laluask34
turkceogreten
Nasibim